4 Mayıs 2008 Pazar

HİZMET Mİ? SAKIN HA!

HİZMET Mİ? SAKIN HA!

Kadınları kendi uydurdukları bir cendereye sokmanın adına “inanç özgürlüğü” dediler.

İftiranın, hakaretin adına “ifade özgürlüğü” dediler.

Bölücü faaliyetlerin adına “halkların özgürlüğü” dediler.

Çalışanın, emeklinin haklarını gasp etmenin adına “reform” dediler.

Satıp savıp, tefecilere para yedirmenin adına “özelleştirme” dediler.

Ülkeyi vakıfların, yabancı petrol şirketlerinin talanına terk etmenin, tarım ve hayvancılığı yok etmenin adına “AB’ye uyum” dediler.

ABD talimatlarının toplu yazımına “Sivil Anayasa” dediler.

Kuvvetler ayrılığına göz dikip, bildiğini okumanın adına “demokrasi” dediler.

“Artık çarpıtacak, saptıracak kavram kalmamıştır” diyordum ama ‘hizmet” kavramına son katkıları ile, kendilerini bir kere daha aştılar.

* * *

Orhan Pamuk, Nobel ödülünü aldığında konuşmasını Türkçe yapmış, AKP Yozgat milletvekili Bekir Bozdağ’ın da göğsü kabarmış.

“Orhan Pamuk, Türkçe’nin güzelliğini tüm dünyaya anlattı. Ancak hakkında açılan dava nedeniyle adliyeye giderken yumurta, domates yağmuruna tutuldu. Tüm dünyaya bu resim verilmiş. Şimdi Orhan Pamuk mu Türk Milletinin haysiyetine şerefine hizmet etmiştir, ona yumurta, domates atan mı?.....” demiş.

Çok doğru söylemiş ama eksik bırakmış! Aynı Orhan Pamuk, daha önce de “Bu ülkede otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü” diyerek, Türk milletinin haysiyet ve şerefine en iyi şekilde hizmet etmişti!

Biz, kendisini tam olarak takdir edemedik ama eden, etti. Hizmetinin bedeli olarak, Nobel Edebiyat ödülü ve on milyon İsveç Kronu verildi. Son olarak duyduğumuza göre; Cumhurbaşkanı’nın sofrasını renklendirecekler listesine girmeyi de hak etmiş. Aynı sofraya daha önce, benzer bir hizmet ile şöhrete kavuşan Elif Şafak da renk vermişti. Gerçi, ayakların başlara akıl vermek haddine düşmez ama birilerinin Cumhurbaşkanı’na “kara”nın bir renk olmadığını, Bekir Bozdağ’a da Öcalan’ın bile Türkçe konuştuğunu hatırlatması gerekiyor. Domates ve yumurta yağmuru ile tüm dünyaya verilen resimden utanan Bozdağ, bütün dünyanın önünde soykırımcılıkla itham edilmekten hiç rahatsızlık duymuyor anlaşılan.

* * *
Ne ala ülke bu Türkiye! Milletine iftira edenler, Cumhurbaşkanı ile yemekte; bütün dünyaya soykırımın uluslar arası bir yalan olduğunu haykıranlar, hapiste. Millet, adına sürülmeye çalışılan lekeyi temizleme derdinde; lekeyi süren hizmetçi, New York’taki yeni evinde.

Aslında resmin bütününe baktığımızda çok da şaşıracak bir şey yok. Türkiyelilik kavramının yaratıcısı başlar, kavramları çarpıtmakta, yeni anlamlar yüklemekte o kadar ileri gittiler ki, artık aynı dili konuştuğumuz halde farklı şeyler algılıyoruz.

İşte halka, millete hizmet anlayışlarını bu vesile ile öğrenmiş olduk. Şimdi gelelim halktan ne anladıklarına. Türk Telekom yabancıya satıldı diye tepki gösterip, eleştiride bulunanlara “Ne yabancısı, %45’i hala Türk” diyor başbakan. Hemen ardından bu %45’in %15’i, halka arz ediliyor. Arz edilirken de milliyete göre kotalandırılıyor: %65’i yabancıya, kalan %35’i Türk’e. İşte AKP’nin “halk” anlayışı!.. Kim, halka hizmet vermediğini iddia edebilir?

Uzun lafın kısası; korkarım bu gidişle atalarımız haklı çıkacak, akılsız başın cezasını yine ayaklar çekecek.

Değer Erbora

degererbora@gmail.com
www.degererbora.blogspot.com




NOT:
Bekir Bozdağ’a söyleyecek iki çift sözü olanlar için:

Bekir BOZDAĞ (AKP Grup Başkanvekili )Tel: (0312) 420 65 04- 420 65 05 Belgegeçer: (0312) 420 65 14

20 Mart 2008 Perşembe

ABDURRAHİM KARAKOÇ'A YANITIMDIR

Aşağıda önce Vakit Gazetesi "yazarı" Abdurrahim Karakoç'un akıllara durgunluk verecek kalitedeki yazısı ve onun altında da benim kendisine verdiğim yanıtı bulabilirsiniz.



AZGIN KADINLAR FESTİVALİ



Abdurrahim Karakoç

Vakit Gazetesi



Bir daha hayret ettim açıkçası..

Kadınlar günü münasebetiyle bu kadar salak kadının bir araya geleceğini tahmin etmiyordum..

Kadınlar Gününde kadın haklarının yasağı devam etsin diye bağıran, höyküren kadınlar salak değilse nedir?

Başörtüsünden alıp veremediklerini de bilmemize imkan yok..

İddiaları "uygar" oldukları..Despotluklarına diyecek yoktur..

Seviyesizlikte ıcığı/cıcığı çıkmış bir televizyoncu, yasakçı salak kadınları meydanlara indirip robotlar gibi kullanıyor..

Beni en çok üzen, yasakçı kafadaki o salak kadınların Ay-Yıldız'lı nazlı bayrağımızı miting alanlarında sağa-sola sallamaları..

Dahası ise istismar ederek bayağılaştırmaları..Giden hafta değindim bu konuya..

Bayrak her yerde, gelişigüzel sallanacak bir flama değildir..

Kim ki yılın 12 ayınca balkonuna bayrak asıyorsa, mitinglerde mendil sallar gibi bayrak sallıyorsa, kesinlikle sahtekârdır..

Kesinlikle sahtekârlara alet olmaktır..Hele bir de güya "Gazi" denilen, başları kalpaklı bazı soytarılar var ki onlar beni tiksindiriyorlar..

Ne gaziliği bre zavallılar?.

Siz olsanız olsanız; TV ekranlarında görünmek için hiçbir değeri tepelemekten çekinmeyen ahmaklarsınız..Ellerinizde taşıdığınız bayrağıma yazık ediyorsunuz..

"Başörtüsü yasaklansın" mitinglerinde sizin ne işiniz var?..

Maraş'ın kurtuluşunu niçin bilmiyorsunuz?..İşgalci Fransız askerleri Maraş'lı kadınların peçelerini açınca; Sütçü İmam isimli kahraman gerekli derslerini vermişti.. İşte gaziliğin en büyük timsali..Sütçü İmam imanı ve ruhu var mı sizde?

Başörtüsü düşmanlarının, kaos karıştırıcılarının, İslâm muhaliflerinin düzenledikleri toplantılarda ne arıyorsunuz, söyler misiniz?

Alnında ay-yıldız bulunan kalpak giymek sizleri gerçekten gazi mi yapacak?

Geçin o hayali..

Şuna bakar mısınız?

Yasakçı gazi..Başörtüsüne muhalif gazi..

Ekmek arası dönere figüranlık yapan, edepsizliği, ahmaklığı şiar edinen gazi öyle mi?

Hayır, hayır, olamaz..

Bu saydığım menfi durumları gazi değil, cins tazı bile kabullenemez.

Ha, yukarda belirttiğim "yasakçı" kadınlar..

Ha sizler gibi ahmak zavallılar.

Nineniz, ananız, hanımınız, kardeşiniz yok mu sizlerin?

Olmasa bile hürriyet anlayışınız da mı yoktur..

Kendiniz için istemediğinizi niye başka kardeşleriniz için istersiniz?..

Belirli bir ücret mi ödüyorlar salaklığınıza mukabil?

Amma boşuna yoruluyorsunuz..Gün gelecek, o sallama aleti zannettiğiniz bayrağımız layık olduğu zirvelere dikilecek ve hiç inmiyecektir.

Hangi maksatla olursa olsun siyaset arenasında değeri düşürülen bayrağımız kirli ellerden mutlaka kurtulacaktır..

Söyler misiniz, "Kadınlar günü" diye bildiğiniz günün ilk kurucusu kimdir?Nerden bileceksiniz?Zıpçıktı günlerin tamamı ya bir papaz, ya bir rahibe, ya bir haham tarafından sokulmuştur düşünce defterimize..

Bu ayın 19'u çarşamba günü, Mevlid Kandili'dir..

Muhtemelen burnunuzu kıvırıyorsunuz. çünkü, İslâm'a karşı düşmanca tavır sergileyenler sizleri iğfal etmişler..

Ramazan Bayramı'na "şeker bayramı" lakabı takan güruh, cahillikten mi öyle yapıyorlar?

Hayır, hınzır gibi bilerek, Müslümanların kutsal günlerini ya zihinlerden silmek, ya da makas değişikliği ile bilinmeze doğru sürüklemek içindir..

Dokunmayın bayrağıma!.Dokunmayın hiçbir değerime..

----------

Tahsil görmüş hıyardan cacık yapar "uygar"ım

Keser yaşlı eşeği, sucuk yapar "uygar"ım

Miting miting gezmekten hiç uğramaz evine

Ve sokakta babasız çocuk yapar "uygar"ım



http://www.habervak%20tim.com/yazar.%20php?arama_



(20 Mart 2008 tarihinde bu sayfaya ulaşılabiliyordu. Ancak gördükleri tepkiden olacak yazara ait ne var ne yok, herşeyi temizlemişler. Çok mert ve doğrudurlar vesselam!!!)







Abdurrahim Karakoç'a yanıtımdır:



Abdurrahim Karakoç,

“Azgın Kadınlar Festivali” başlıklı yazınızı okuduktan sonra, size birkaç çift söz etmek ihtiyacı duydum. Genellikle bu denli seviyesiz yazılara yanıt yazarak, değerli vaktimi ve enerjimi harcamak adetim değildir ama bu yazınız her türlü bayağılık sınırını ve dolayısı ile de insanın tahammül sınırını aşıyor. Naçizane önerim, aklınızın ermediği konularda yazarken biraz daha dikkatli olunuz. Aksi takdirde insanın acınacak duruma düşmesi işten değildir.

Her şeyden önce kötü söz sahibine aittir. Karşısındakini salaklıkla suçlayan insanlar, nedense kendi salaklıklarını bir türlü göremezler.

Kadınlar gününde sizin deyiminizle “höyküren”, bizim deyimimizle ise “seslerini duyurmaya çalışan” o kadınların başörtüsü ile bir alıp veremedikleri yoktu. Onların sorunu türbanla, yani bir kesimin 25 bilemediniz 30 yıl önce zorla yarattığı ve her geçen yıl biraz daha dayattığı, o siyasal İslam üniformasıylaydı. Bir sembol olan o türbanı, masum bir başörtüsü kılığına sokma çabalarınız, gerçekten düşündürücüdür. ‘Acaba kötü niyetten mi, yoksa seslerini duyurmaya çalışan kadınlara yakıştırdığınız o çirkin sıfattan mıdır?’ diye düşünmeden edemiyor insan.

Daha o insanların iddialarının ne olduğundan bile haberiniz yok. “Uygar” olduklarını değil, “Çağdaş” olduklarını savunmaktadırlar ve yazık ki; asıl robot olarak kullanılanlar, başlarının hava ile tüm temasını kesecek şekilde, o sentetik bone ve kumaşlara hapsedilmesine izin verenler ve böyle insan sağlığına zarar verici bir uygulamanın Allah kelamı olduğunu iddia edenlere, kayıtsız şartsız inananlardır.

Kadın haklarından ne anladığınızı da pek güzel ifade etmişsiniz doğrusu. Kadının başını böyle bir cendereye sokması mıdır kadın hakları yoksa Atamızın bize hediye ettiği haklar mıdır? Kadınımız seçme ve seçilme hakkını tüm dünya kadınlarından önce kazanmış. Erkeğin iki dudağının arasındaki kaderinden kurtulmuş; çalışıyor, para kazanıyor, kendi ayaklarının üzerinde durabiliyor. Onuruyla, namusu ile erkeğin yanında yerini alıyor. Öyle erkeğin iki adım arkasından, utanacak bir şeyi varmış gibi başını önüne eğip yürümüyor. Kendine saygısı var, erkeğe saygısı var, yasalara saygısı var. Size kalsa kadına tanıyacağınız hak ortada işte: Türban!

Bu sembolle çıktığınız o uzun ince yolun sonuna varabilirseniz eğer, evde oturup yalnızca erkeğine hizmet edip, ona çocuk doğurmaktan ibaret bir yaşantıya sahip olma haklarını da elde edecek kadınlarımız. Sosyal, siyasal, iş ve benzeri yaşamlardan silinme hakkına da kavuşacaklar. Bir kadın daha ne isteyebilir ki?

Kısacası vatan ve rejim söz konusu olduğunda bayrak asmak veya sallamak değil, türbanı baş örtüsü kılığına sokup dayatmak gibi, kadını toplumdan silmeyi de kadın haklarını koruyor pozunda savunmaktır asıl sahtekarlık.

Siyasi İslam’ın sembolü türbana karşı tepkisini göstermek için Kuvva-i Milliye’nin sembolü kalpağı takıp, temsili olarak bir şeyler anlatmaya çalışan insanların çabaları, size ahmakça geliyor ve tiksinmenize neden oluyorsa; sizlerin de her fırsatta Sütçü İmam’ın, o temiz yürekli vatansever insanın adını dilinize dolayıp, kendi amaçlarınız için kullanmanız da benim midemi bulandırıyor.

Kapasitenizi zorlamak ve sizi yormak istemiyorum ancak bir gerçeği ortaya koyabilmek için buna mecburum. Şimdi lütfen kendinizi zorlayın ve gözünüzün önüne işgal edilmiş bir Maraş getirin. Düşman askerleri tarafından işgal edilmiş bir Maraş. Ayrılıkçı Ermeniler, Fransızlar tarafından silahlandırılmış, Fransız ordusunda on bin kişilik bir Ermeni kuvveti oluşmuş, bunlar her gün köyleri basıyor, kadınları taciz ediyorlar. Hayal edebildiniz mi?

Halkın canının burnuna geldiği böyle bir ortamda en ufak bir damla, bardağı taşırmaya yeter de artar bile. Maraş’ta tesadüfen o damla, Sütçü İmam’ın dükkanının önünde Fransız askeri üniformalı Ermenilerin hamamdan dönen kadınların peçelerini açmaya çalışmaları olmuş. Aynı askerler, kadınların peçelerini açmaya çalışmak yerine, küçük bir çocuğu tartaklasalardı, halktan bir adamı haksız yere dövselerdi ya da öldürselerdi, bayrağımızı indirmeye kalksalardı, aynı tepkiyi vermez miydi Sütçü İmam?

Sadece burada mı sömürülüyor Sütçü İmam’ın adı? Gelelim 1978’e. Yer yine Maraş ama artık Kahramanmaraş… Sömürülen isim, yine Sütçü İmam.

19 Aralık 1978 günü Çiçek Sineması’nda bir ses bombası patlar. Bu bombanın ardından seyirciler, her ne hikmetse bir anda eylemciye dönüşüp “Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” sloganı ile CHP il binasına saldırırlar. Zaten bir süredir şehirde “Komünistler, Allahsız Aleviler, şehir suyuna zehir kattılar” fısıltısı dolaşmaktadır. Derken patlamanın olduğu gece ikinci bir söylenti daha ortaya çıkar. “Sinemayı komünistler bombaladı”. Ertesi gün Alevilerin oturduğu bir kahvehane bombalanır. Sonraki gün TÖB-DER üyesi iki öğretmen öldürülür ve on bin kişinin katılımı ile cenazeleri 22 Aralık’ta kalkar.

Cenaze korteji Ulu Cami önüne geldiğinde, cami içinde ve çevresinde silahlı iki bin kişi, korteji beklemektedir. O gün, Bağlarbaşı Cami imamının Cuma vaazı şöyledir: “Oruç tutmak, namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldürürsen beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanırsın. Bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır”
İşte bu vaazdan sonra söz konusu kalabalık, “Komünistlerin ve Alevilerin cenaze namazı kılınmaz!” sloganı ile korteje saldırır. Kortej dağılır ancak kalabalığın öfkesi dinmez. Kahramanmaraş çarşısına doğru yürüyüşe geçerler. CHP’li ve Alevi olan vatandaşlara ait işyerlerini tahrip ederler. Çatışmalarda üç kişi daha hayatını yitirir. Bazı ev ve işyerleri daha önceden “üç hilal” ile işaretlenmiştir. Kapısında bu işaretin bulunmadığı ev ve iş yerleri yerle bir edilir. Aynı gece bir söylenti daha yayılır kente: Ertesi gün komünist Aleviler, silahlı saldırıda bulunacaklardır!
Ertesi gün, yani 23 Aralık'ta katliamın çağrısı Belediye hoparlörlerinden ve Ulu Cami minarelerinden yankılanır: "Alevi kafirler, Yörükselim'de bir çok din kardeşimizi şehit ediyorlar. Allah'ını seven Müslümanlar hazır olsunlar!"
İşte, o utanç verici olaylar, bu koca yalanla başlar. Başta Yörükselim olmak üzere Alevilerin yaşadığı semtlerde evlere saldırılır. Uzun menzilli silahlarla taranan evler, bombalanır ve yakılır. Çoluk çocuk, kadın erkek demeden Aleviler öldürülmeye başlanır. Ellerinde silahlar, taşlar, sopalar, keserler, baltalarla saldıran gözü dönmüş kalabalık, tam bir katliam yapar...
24 Aralık sabahı şehirde sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Olaylar sırasında saldırganlar arasında polislerin de bulunması nedeni ile polis görev dışı bırakılmıştır. İstediği yardım gelmeyen asker, elindeki mevcutla olayları önlemeye çalışmaktadır. Aleviler bu yasağa uyar ancak karşı taraf, sabahın erken saatlerinden itibaren civar şehir ve köylerden de aldıkları katılımla saldırılara başlar. Av tüfeği satan dükkânların yağmalanmasıyla silahlanan kalabalık, "Müslüman Türkiye" sloganı ile Alevi mahallerine bir kez daha saldırır.
"Bugün cihat günüdür, bir Alevi öldüren cennete gider. SÜTÇÜ İMAM AŞKINA VURUN!.." naralarıyla savunmasız insanlar kurşuna dizilir, evleri ile birlikte yakılır, hastaneler kuşatılır, bir şekilde kurtulan yaralılar öldürülür.
Alevilerin, “dinsiz” ve “sünnetsiz” olduğuna inanmaktadırlar. Bunu kontrol için yollarda erkekleri çevirip, pantolonlarını indirip, sünnetli olup olmadıklarına bakarlar.
19 Aralık’ta başlayan olaylar ancak 25 Aralık’ın sonunda gece yarısı sona erer. “Sütçü İmam aşkına vuranlar”ın verdiği zarar çok ağırdır.
* Resmi rakamlara göre 111, yaşayanlara göre ise 500’e yakın ölü.
* Resmi rakamlara göre 2000'in üzerinde, yaşayanlara göre ise 5000’den fazla yaralı.
* Tahrip edilip, yakılan 552 ev ve 289 iş yeri.
* Katliam sonrası Alevi nüfusun %80’i hızla Maraş’tan göç etmiştir.
***
Hiç gülmeyin, ben Alevi değilim. Sağ – Sol kavramına inanmam, CHP’li de değilim. Komünist hiç değilim. Sadece insanım. Ülkeyi karıştırmak için dinin kullanıldığını, kendi halinde dindar insanların dini kışkırtmalarla nasıl bir canavara dönüştürülebileceğini gören ve bundan dehşet duyan bir insan. Sütçü İmam gibi temiz isimlerin, kirli emellere nasıl alet edildiğine şahit oldukça kahrolan bir insan. “Yeter artık! İnancımız rahat bırakılsın, kötüye kullanılmasın! Bugün ortada bir kaos varsa, onu yaratanlar türbana karşı olanlar değil, türbanı yaratıp, dayatanlardır. Çözümse türbanı dayatmakta değil, tehdidi ortadan kaldırmakta yatıyor” diyen bir insan.

Ne nükleer silahlar, ne diğerleri, cehalet, kör inanç ve kışkırtmanın bir araya gelmesiyle oluşan doğal silahın eline su dökebilirler. Sonuçta türban karşıtlığı bir damla kan dökmüyor ama dini kışkırtma yukarıda anlattığım gibi onlarca katliama sebep oluyor. Şimdi bana hepsini tek tek saydırmayın.

Şimdi gelelim “salaklığımıza”. Artık boş laf ebeliğini geçin de gerçekleri görün, oradaki kadınları da din tacirlerinizle karıştırmayın. Kimlere para ödendiğini eminim bizden daha iyi biliyorsunuzdur.

Kadınlar gününün yaratıcısına gelince, asıl siz kimin yarattığını bilmiyorsunuz. 17 Mart 2008 tarihinde Ulus Gazetesi’nde yayınlanan ve Suay Karaman tarafından yazılan “8 Mart’ın Ardından” adlı yazıya bir göz atalım:

” Daha iyi çalışma koşulları elde etmek için, 8 Mart 1857 tarihinde New York’taki bir tekstil fabrikasında 40.000 işçi grev yapmıştı. Polisin işçilere saldırması sonucunda çıkan kargaşa ve yangında çoğu kadın 129 işçi hayatını kaybetmişti.

1910 yılında
Kopenhag
’da 2. Sosyalist Enternasyonale bağlı toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart tarihinin "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanması kararlaştırılmıştır.

1921 yılında Moskova'da toplanan 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda bu günün “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmasının ilan edilmesinden ardından, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın
"Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanmasını kabul etmiştir.”
Kadınlar Günü’nün kabul edilmesinin temel sebebiyle bugünün ne ilgisi olduğunu anlamak için Uluslararası Af Örgütü’nün, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle hazırladığı rapora göz atmak gerekiyor. Rapora göre;
* Dünya kadınlarının % 20'si, fiziki veya cinsel saldırıya maruz kalıyor.
* ABD’de her 15 saniyede bir kadın dövülüyor. Her yıl 700 bin kadın tecavüze uğruyor.
* Mısır’da kadınların % 35’i kocalarından dayak yiyor.
* Evde sürekli dayak yemenin uzun vadeli etkileri fiziksel ve psikolojik olarak yıkıcıdır. Kadınlar, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, tecavüz sonucu sarsıntıya uğrarlar ve yaralanırlar. Tıbbi sonuçları psikolojik sarsıntı, yaralar, istenmeyen gebelik ve kısırlıktır.
* Sorumlular, kadını itaat için sindirmeyi veya akrabalarına itaatsizliği nedeniyle utandırdığı için cezalandırmayı amaçlayabilir.
İşte bu rapor doğrultusunda çoğu kadın 129 işçinin grev sırasında şiddete maruz kalarak öldürülmesinin ardından 120 yıl sonra Birleşmiş Milletler’in 8 Mart tarihini kadınlara hediye etmesinin nedenlerini anlamış olabiliyoruz.

Tüm dünyada kadınlar yıllarca mücadele vererek, gerektiğinde ölerek haklarını söke söke koparmışlardır. Bir tek bizim ülkemizde, hem de herkesten önce kadın hakları kadınların kucağına Mustafa Kemal Atatürk tarafından hediye olarak bırakılmıştır. Büyük ihtimal ile bunun içindir ki; bir türlü kıymeti bilinmemekte, hatta bazen istenmemekte ya da kullanılmamaktadır. Görüyorsunuz ya işte “salaklık” gerçekten de “parayla” değil.

Bayrağımız zaten zirvede ve dalgalanmakta ancak sanırım siz bunun farkında değilsiniz. Bizlerin tüm amacı da o bayrağın indirilip, yerine ABD, AB, PKK veya İslam Cumhuriyeti’nin bayrağının dalgalanmasına engel olmaktır. Onun için bayrağımıza uzanan elleri önce biz kırarız!

Değerlerinize gelince, Arap kültürünü dayata dayata yeterince yok ettiniz değerlerimizi. Bizim gerçek İslam’a saygımız tam. Ortada iğfal edilen birileri varsa o da Arap kültürünü kendi kültürüne tercih edenlerdir. Başörtüsünü, yazmayı bırakıp, türbana, çarşafa bürünmek de bunun örneklerinden yalnızca biridir. Ortada bir de İslam düşmanı varsa, o da dinimizi orasından burasından çekiştirip, kendi emelleri için değiştirmeye çalışanlardır.

Son olarak şunu da belirtmek isterim ki; bu yazınızdan dolayı hanımlar size hakaret davası açıyorlarmış. Ben açmayacağım, tamamen zaman kaybı, çünkü sizin cezai ehliyete sahip olduğunuzu hiç sanmıyorum.

Tanrı sizleri ıslah ederken, aklı başında ve kadına hak ettiği değeri veren, saygıyı gösteren erkeklerimizi de yanımızdan eksik etmesin.

Bu dörtlük de benden:
Terbiyeden nasibini alamamıştır “yobaz”ım
Aklı ermez, yine de yazar olur “yobaz”ım
İçindeki karanlık yansır her cümlesine,
İftira en büyük günahtır, onu bile bilmez “yobaz”ım.

Değer Erbora (21 Mart 2008)

degererbora@gmail.com


3 Şubat 2008 Pazar

YİNE KİM DÜĞMEYE BASTI?

YİNE KİM DÜĞMEYE BASTI?

Sanki ülkenin hiç sorunu kalmadı, üretim en üst, işsizlik en alt seviyede. Sanki devlet de, halk da refah içerisinde, borç batağından çıkmak için çırpınmıyor. Sanki türban karın doyuruyor, halk da iktidar partisinin dağıttığı sadakalara muhtaç kalmıyor. Sanki ülkede terör ve bölücülük tehdidi yok, insanlar huzur içinde yaşıyorlar. Sanki kimse gelecek endişesi taşımıyor, bir türban derdidir, aldı başını gidiyor.

Birileri düğmeye basıyor, açık lise sınavlarına katılan öğrencilerin hepsi birden, sözleşmiş gibi, sınava türbanla gidiyorlar. Birileri düğmeye basıyor, “türban” anayasaya giriyor. Aynı düğme türbanı üniversitelere de sokuyor. Sonra da adına inanç özgürlüğü deyip, samimiyetlerine inanmamızı bekliyorlar.

İslami kurallara göre mi yaşamak istiyorlar?

Peki, tamam.

Bunun için hangi kitaba baş vuracağız?

Tabii ki, Kuran’a..

Kuran’da türban var mı?

Yok! En azından bu konu, uzmanlar arasında tartışmalı.

Peki, Kuran’da tartışmaya gerek bırakmayacak kadar, açık seçik yazılı olup da, bunların hiç dile getirmedikleri, uymak için çırpınmadıkları kurallar var mı?

Olmaz mı? İşte birkaç örnek:

Siz, hiç kocasının kendisinin üzerine üç eş daha getirmesine itiraz etmeyen bir kadın gördünüz mü?

Ya da miras hakkının yarısını erkek kardeşine devretmek için yırtınan bir kadın duydunuz mu?

Mahkemede, “Benim aklım ermez, şaşırabilirim, tek başına şahitliğim geçerli sayılmamalı” deyip, komşu kadını da kendisi ile birlikte şahitlik yapsın diye yanında getiren bir kadına rastladınız mı?

Madem İslami kurallara göre yaşayacaklar, hadi bunları da isteseler ya! Var mı öyle emir beğenip, seçmek? Yoksa tüm bu talepler kapıda da, sırasıyla mı getirilecek önümüze? Hangisi diğerinden daha çok iyi niyet içeriyor sizce? Samimiyetlerine inanabilsek, ortada sorun morun kalmayacak aslında ama söyleyin Allah aşkına, bu mudur samimiyet?

Durup bir düşünmezler bile, bugünkü hoca efendilerinin de hoca efendisi, şu risale-i nurların meşhur yazarı, okuma yazma bile bilmezdi. Bir kez olsun hatırlamazlar ki; peygamberimize inen ilk ayet “oku” diye başlar, “dinle” diye değil. Yine bilmezler ki, Kuran’da onlarca ayet vardır, tüm ayetlerin okuyan herkesin anlayabileceği gibi açık ve seçik olarak dile getirildiğini anlatan ve yine okuduklarını anlayabilsinler diye, diğer canlılardan farklı olarak, akıl vermiştir insanlara Yaratan. Ama Kuran kurslarında Arapça Kuran’ı baştan sona on defa okudukları halde içinde ne yazdığı hakkında tek kelime fikri olmayıp, hoca efendilerinin anlattıkları ve yorumladıkları ile yetinirlerse, olacağı budur. Hal böyle olunca, hoca efendi emrinde olduğu güçlerden görev alıp düğmeye bastığında, türban, bir anda “Allah’ın emri” oluverir, inanç özgürlüğü kılıfı ile de işte böyle topluma sunuluverir.

Oysa sormak gerekmez mi, “Basılan düğmelerle yönetilenlerin “özgürlüğü” mü, yoksa dinini bilgisiz, niteliksiz, yetkisiz, sahte hoca efendilerin uydurma yorumlarından arınmış bir şekilde öğrenmek ve kendi içinde yaşamak isteyenlerin hak ve özgürlüğü mü, anayasada yer alacak kadar önemi hak ediyor” diye?

Değer Erbora
degererbora@gmail.com
www.degererbora.blogspot.com

22 Kasım 2007 Perşembe

MUSTAFA ERDOĞAN'A YANITIMDIR (23 KASIM 2007)

Aşağıda önce Mustafa Erdoğan'ın ilgili makalesini ve sonra da benim kendisine vermiş olduğum yanıtı bulabilirsiniz.


AYRILMA HAKKI – MUSTAFA ERDOĞAN

Günümüzde kendi kaderini tayin hakkının bir gereği olarak, belli şartlar altında, halkların ayrılma hakkına sahip oldukları genellikle kabul edilmektedir. Bu demektir ki, ayrılmayı mutlak bir hak olarak gören düşünce azınlıktadır. Dolayısıyla, ayrılma hakkı genellikle baskıya karşı bir çare olarak görülmektedir. Bu görüşün arkasında, kendisini oluşturan unsurlara yeterince adil davranmayan bir devletin ülkesi üzerindeki ahlákî iddiasını kaybedeceği düşüncesi yatmaktadır. Dolayısıyla, ayrı bir kimliği olan herhangi bir grup, vatandaşı olduğu devletin katı ve sürekli haksızlıklarına maruz ise ve buna karşı kendisini etkin olarak koruyacak araçlardan yoksunsa, ancak o zaman ayrılma hakkına sahiptir. Öte yandan, kimi yazarlar istibdattan kaçmak için ayrılmanın zorunlu olduğu düşüncesine karşı çıkmaktadırlar. Çünkü, olara göre, ahlaki bakımdan, istibdat şu veya bu ulusal grup için değil fakat -baskıya maruz kalmayanlar da dahil olmak üzere- bütün bir toplum için bir problemdir. Ne var ki, teorik olarak doğru olan bu düşünce, uygulamada baskının munhasıran belli bir etnik-kültürel gruba yönelmesi ve geri kalan çoğunluğun buna sessiz kalması -hatta baskıyı desteklemesi- durumlarına uygun düşmemektedir. Bu gibi durumlarda söz konusu grup için ayrılmak tek yol olabilir. Buna karşılık ayrılmanın herhangi bir kayda bağlı olmayan, mutlak ve aslî bir hak olduğu görüşünde olan yazarlar da vardır. Bunlar bir kimlik grubunun, tabi olduğu devletin hiç bir haksızlığına uğramamış olsa bile, o devletten tek taraflı olarak ayrılma hakkına sahip olduğunu ileri sürmektedirler. Çünkü, devlet ancak varlığı yönetilenlerin rızasına dayandığı ölçüde meşrudur ve insanların kendi tercihlerinin eseri olan bir devlete sahip olmak istemeleri gayet doğaldır. Ludwig von Mises bir keresinde şöyle yazmıştı: ‘Kendi kaderini tayin hakkı bir devlete üyelik bakımından şu anlama gelir: Belirli bir bölgede yaşayanlar (...) halihazırda ait oldukları devlete birleşik olarak kalmayı artık istemediklerini belli edip de bağımsız bir devlet kurmayı veya başka bir devlete bağlanmayı her ne zaman isterlerse, onların arzusuna saygı duyulmalı ve ona uyulmalıdır. (...) Bununla beraber, hakkında konuştuğumuz kendi kaderini tayin hakkı ulusların değil fakat daha ziyade bağımsız bir idarî birim kuracak kadar büyük olan her bölgede yaşayanların bir hakkıdır. Eğer tek tek her kişiye kendi kaderini tayin hakkı vermek bir şekilde mümkün olsaydı, bunun yapılması gerekirdi.’ Murray Rothbard ise ayrılma hakkını, mevcut devletlerin çoğunun sahici anlamda rızaya dayanmadıkları ve halihazırdaki sınırlarının da adil olmadığı düşüncesine dayandırmaktadır. Ona göre, sınırları adil olmayan mevcut cebri ulus devletlerin, sınırları adil olacak şekilde rızaya dayanan sahici ulusal varlıklara dönüştürülmesi gerekir. Her grubun veya ulusal kimliğin egemenliği altında bulunduğu ulus-devletten ayrılmasına ve istediği herhangi bir başka ulus-devlete katılmasına izin verilmelidir. Bu, aynı zamanda, dünyayı daha adem-i merkezî hale getirecek olan yoldur. 19.11.2007

Mustafa Erdoğan'a yanıtımdır:

Sayın Mustafa Erdoğan,

19 Kasım 2007 tarihinde yayınlanmış olan “Ayrılma Hakkı” isimli makalenizi defalarca okuduktan sonra birkaç konuda yardımınıza ihtiyaç duydum. Bu yardımı benden esirgemeyeceğinize yürekten inanıyorum.

İlk olarak; bol miktarda üçüncü tekil ve çoğul şahıs kullanmış olduğunuz makalenizden, sizin yukarıdaki hangi guruba dahil olduğunuzu anlayabilmiş değilim. Beni bu konuda aydınlatırsanız müteşekkir kalırım.

İkinci olarak; bu makalede sizin düşüncenize rastlayamadım. Von Mises şunu demiş, Rothbart bunu söylemiş, bazı yazarlar şunu savunurlarmış; yani makalenin yazarınınki hariç, her görüş mevcut. Üzerine yazdığınıza göre, mutlaka bir fikriniz vardır değil mi? Bu konuda da merakımı giderirseniz çok sevinirim.

Son olarak; makalenizin amacı konusunda büyük bir boşlukta buldum kendimi. Görünürde yazı hiçbir yere varmıyor gibi. Tabii, eğer toplam 7 paragrafta tam 11 kez “ayrılmak”tan söz edişinizi saymazsak. Yanılıyorsam düzeltin lütfen, sanki bana kulakları ve beyinleri “ayrılık” kelimesine alıştırmaya çalışıyormuşsunuz gibi geldi. Yanıldığımı görmeyi gerçekten çok isterim.

Şimdi gelelim şu “kendi kaderini tayin hakkı” konusuna. Sadece günümüzde değil, bundan 88 yıl önce de kendi kaderini tayin hakkının bir gereği olarak, belli şartlar altında, halkların ayrılma hakkına sahip oldukları kabul edilmekteydi. Özellikle Arap ülkeleri bu haklarını kullanarak bizden ayrıldılar ve Türkiye Cumhuriyeti, Türkçe konuşulan topraklar üzerinde kuruldu.

Bütün bunlar olup biterken, makaleniz boyunca dilinizin altında gizli özne olarak tuttuğunuz Kürt halkı, Wilson kurallarında yer alan bu maddeyi Wilson’un da, diğerlerinin de ayağına dolaştırdı ve kendi kaderini Türklerle birlikte yaşamak üzere tayin etti.

O günlerde de tersi için çalışan bazı kendini ve halkını bilmezler vardı ama aklı başında ve vatanına bağlı Kürt halkının çoğunluğu karşısında başarısızlığa uğradılar. Çünkü o gün Ermeni zulmünü çok yakından tanımış olan Kürt halkı, bu kişilerin arkasındaki güçlerin, kendilerinin değil Ermenilerin dostu olduğunun çok iyi farkındaydı. Bu tuzağa düşmenin bağımsız Kürdistan’a değil, Büyük Ermenistan’a yarayacağının, Kürt’ün Türk’ten başka gerçek dostu olmadığının da ayırdındaydı.

Çok şükür ki; aklı başında olan, tarihini bilen Kürt halkının düşüncesinde bugün de bir değişiklik yok. Ancak ne yazık ki, hala kendini ve halkını bilmez bazı işbirlikçilerin faaliyetlerinde de bir değişiklik yok. Bu kişiler hakkında en çok merak ettiğim nokta; tarih bilgilerinin mi yoksa Kürt örgütü olduğunu iddia eden bir örgütün ölü ele geçen Ermeni militanları gibi gerçekte Kürt halkı ile ilişkilerinin mi olmadığıdır.

Ermeni zulmü gerçeği, ne zaman Türk zulmü yalanına dönüştürülmüştür?

Hangi amaçla eski düşman, dost; eski dost ise düşman gibi gösterilmeye çalışılmaktadır?

Yeni Dünya Düzeni’nin bugün yeryüzünde mevcut olan iki yüz devleti, kendi içlerindeki bölünmelerle ilk etapta bin devlete ulaştırmayı planlamakta ve bunu da o ülkelerde yaşamakta olan halkları birbirine düşürerek yapmakta olduğu artık sağır sultanın bile bildiği bir gerçektir. Sizin bu makaleniz de, kanımca buram buram “Yeni Dünya Düzeni” kokmaktadır.

Sizden son ricam, bu düzenin patronlarına bizden selam söylemeniz. Bu halk tarihte de bu oyuna gelmemiştir, bundan sonra da gelmeyecek. Bizler huzur, kardeşlik ve barış içerisinde, birlikte yaşamaya kararlıyız, işte o kadar!

Değer Erbora
degererbora@gmail.com

8 Kasım 2007 Perşembe

AĞLAMAK ÇARE DEĞİL (10 KASIM 2005)

AĞLAMAK ÇARE DEĞİL

Hala başım dönüyor. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Boğazım ağrıyor, konuşsam sesim titreyecek, yaşlar gözlerimden boşanacak biliyorum.

Hayır ağlamayacağım. Ağlamayacağım bu cahil, bu karanlık beyinlerle savaşacağım. Ağlamayacağım.

Daha 10 dakika önce bir iki faturamı yatırayım diye sokağa çıkmıştım. Su faturasını yatırmak için giderken, sokağın köşe başında bulunan bir kuaförün önünden geçiyordum. Dalgın dalgın yürürken gözüme cama yapıştırılmış İngiliz, Alman, Fransız ve daha bir sürü ülkenin bayrağı ile bir de AB bayrağı çarptı. Dalgındım dedim ya, öylesine bakmıştım cama. Yürüdüm geçtim. Biraz ötede ASAT veznesine para yatırırken. aklım başıma geldi birden. O camda bütün Avrupa ülkelerinin bayrakları vardı ama bir tek Türk Bayrağı dikkatimi çekmemişti. “Yok canım” dedim kendi kendime, “Mutlaka vardır, ben görmemişimdir.” Ama içime kuşku düştü bir kere. Dönüşte söz konusu kuaförün önünden geçerken, bu sefer dikkatle baktım camlara. Bir daha baktım… Bir daha…. Yoktu. O camda bir tek Türk Bayrağı yoktu. Bir ara dükkanın ön tarafında bir göndere çekilmiş Türk Bayrağı çekti dikkatimi. Umutlandım. Ama sonra fark ettim ki bu bayrak, yandaki PTT’nin gönderinde dalgalanıyordu.

Daha fazla dayanamadım, içeri girdim. Bir hanım oturuyordu. “Bir şey dikkatimi çekti” dedim. ‘Dükkanın camına AB bayrağı da dahil, bütün Avrupa ülkelerinin bayraklarını asmışsınız, bir tek Türk Bayrağı yok” Hanım, şaşırdı. “Ama biz zaten Türkiye’de yaşıyoruz. Onun için gerek görmedim Türk Bayrağı yapıştırmaya” dedi.

“Bakın” dedim hanıma, “Şayet Türkiye’de yaşamaya devam etmek istiyorsanız, o cama bir de Türk Bayrağı yapıştırmanız gerekiyor” Hanım güldü: “Haaaa, bugün 10 Kasım, ondan böyle konuşuyorsunuz” dedi. Aman Allah’ım! Bu cevaba ne karşılık verilir, insan nasıl sakin olabilir? “Sakin ol” dedim kendi kendime, “Sinirlenmek hiçbir şeyi çözmez”.

“Hayır” dedim “Ben tesadüfen bunu 10 Kasım’da gördüm, onun için 10 Kasım’da söylüyorum. Bu söylediğim her gün için geçerli. Size tavsiyem, hiç zaman yitirmeden oraya bir Türk Bayrağı eklemeniz.” Hanım, “Teşekkür ederim” dedi sahte sahte. Ayrıldım oradan, gözlerime yaşlar hücum etmişti. Sokaklarda ağlamamak için kendimi tuta tuta geldim evime.

Ağlamayacağım hayır… ağlamayacağım… savaşacağım… birkaç gün sonra tekrar gidip bakacağım o cama… hala bir Türk bayrağı göremezsem… tekrar uyaracağım…. o, kış uykusundan uyanana kadar uyaracağım… o camda bir Türk bayrağı görünceye kadar uyaracağım… hala bir sonuç alamazsam gidip, o cama bizzat bir Türk Bayrağı yapıştıracağım.

Zaten doluyum, zaten içim yanıyor, Türk Kara Kuvvetlerinin brövesinden Atatürk’ün resminin kaldırılıp yerine sıradan bir miğfer konmasına. Hiç beklemediğim bir yerden yara almışım zaten, hanım bari sen yapma. Git as şu bayrağı, beni daha fazla kahretme.

Değer Erbora
degererbora@gmail.com

NOT: Uzun süreli bir mücadele oldu ama artık o kuaförün camında sadece Türk bayrağı asılı:)

7 Kasım 2007 Çarşamba

BU SEFER DE MEHMET ALTAN'A YANIT (EKİM 2007)

Aşağıda ilk olarak Mehmet Altan'ın II. Cumhuriyet ve Anayasa isimli makalesini ve daha sonra da benim kendisine yazdığım yanıtı bulabilirsiniz.



İkinci Cumhuriyet ve Anayasa - Mehmet ALTAN:

Şimdi tepiniyorlar:
- İkinci Cumhuriyet olmasın.

İkinci Cumhuriyet ne?
Cumhuriyetin demokratikleşmesi.

Tepinenlerin derdi ne?
Altı Ok’çu cumhuriyet.
İçinde halk egemenliğinin bulunmadığı, demokratik kuralların işlemediği, çoğulculuğun dışlandığı tek parti dönemi...

***

Soruyu şöyle de sormak mümkün:
- Demokrasi mi olsun, Kemalizm mi?

Bulanık suda avlanmak istediklerinden kavramları hep çarpıtıyorlar. Biz de o kavramları berraklaştırmaya uğraşıyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk buranın tarihsel bir lideridir, Kemalizm tek parti zihniyetidir, demokrasi ise halk egemenliği ve çoğulculuktur.

Kemalizm’de ‘demokrasi’ yok... Ama demokrasilerde ‘Kemalist görüşlere’ yer var. Ama onlar ‘illaki demokrasi olmasın’ diye tepiniyorlar.

Bu halk düşmanlığının sebebi ne?

Niye demokrasiye bu kadar karşısınız?

***

Sağlıklı bir ülkede, ‘Batı standartlarında gelişmiş bir hukuksal yapı, bunun güvencesi altındaki bir katılımcılık ve çoğulculuk bizim toplumsal sorunlarımızı çözer, bu nedenle cumhuriyeti tek parti özelliklerinden arındıralım, demokrasiyle taçlandıralım’ diyene zorlama manşet, ısmarlama yazıyla suni ve anlamsız bir muhalefet olur mu?

Üstelik bunlar güya modern...

Üstelik bunlar güya Batılı...

Ama ‘halk’ deyince, tüyler diken diken. Halkımızı beğenmiyorlar.

Ülkeyi yıllarca iç sömürge mantığıyla yönet...

Zenginleşmeyi ve özgürleşmeyi rafa kaldır...

AB standartlarından dört bin noktada geri bırak...

Ülkeni geriliğe ve çağdışılığa mahkum et...

Sonra da ‘ şarap içiyorum demek ki çağdaşım’ de.

Çağdaşlık mideden değil beyinden geçiyor. Ama bunu anlamak için galiba insanın beyninin midesinden büyük olması gerekiyor.

***

Türkiye Cumhuriyeti askeri bir cumhuriyettir... Cumhuriyetin temel mutabakatı ‘asker ve sivil bürokrasiye’ dayanır. 1982 Anayasa’sının dünyadaki gelişimin tersine ‘bireye karşı devleti koruması’ bu yüzdendir... 1913 yılındaki geçici olarak konan ‘memurin muhakemat’ yasasının bir türlü kaldırılmaması da bu yüzdendir... 27 nisan muhtırası da bu yüzdendir...

Temel korku şu: ‘Aman halk yönetimde söz sahibi olmasın.’

Ne olsun?

Birinci cumhuriyet olsun.

Ne olsun?

İçinde demokrasiyi barındırmayan Kemalist cumhuriyet olsun. Devlet eliti, halka ‘başöğretmenlik’ adı altında zorbalık eylesin.

***

Türkiye, bürokratik elitin başında boza pişirmesine bu kez çok güçlü ama aynı oranda bilinçli bir
şekilde ‘dur’ dedi. İlk defa ‘bürokratik elite’ öykünmeyen... Geldiği ortama sırt çevirmeyen... Olduğu gibi duran insanlar, ‘birinci cumhuriyetin halka yasak olan alanına’ girdi. Türkiye normalleşme ve demokratikleşme yolunda ciddi bir adım attı.

***

Bu kalıcı olacak mı?

Yeni anayasaya bağlı.

Halk egemenliğine dayalı...

Eski asker-sivil bürokrasi iktidarını tamamıyla ortadan kaldıran... Tek parti zihniyetine son veren... AB standartlarında temel hak ve özgürlükleri kalıcı hale getiren... Demokrasiden başka zihniyete imkan vermeyen bir anayasa olacak mı, olmayacak mı? Olabilirse... Bu, ‘İkinci Cumhuriyet’in... Ve gerçek demokrasinin başlangıcı sayılabilir.

***

Devleti oluşturan hukuksal yapıdaki ‘temel mutabakatın’ değişmesi... Bürokratik elit egemenliğinin yerine halk egemenliğinin konması... Cumhuriyetin kesinkes demokratikleşmesi... İkinci Cumhuriyet’e geçilmesi... Bu, Türkiye’nin büyük dönüşümünü sağlar.

Zengin ve özgür bir ülke olabiliriz. Hem iç... Hem de dış şartlar açısından böyle bir imkan var. Bir yandan AB sürecini hızlandırmak, öte yandan cumhuriyeti demokratikleştirmek mümkün.

Yeter ki halkın beyan ettiği iradeye uygun bir siyasal kararlılık olsun.

O zaman bu ülke mutlu olacak. Mutlu olmayacaklar da var tabii. Onlar da emekliliğin yalnızlığında şaraplarını içerken birkaç damla gözyaşı dökerler. Belki o yaşlar biraz temizler ruhlarını.

18.09.2007

Mehmet Altan'a Yanıtımdır:

Sayın Mehmet Altan,

Size bu yanıtı “İkinci Cumhuriyet ve Anayasa” başlıklı makalenizi okuduktan sonra yazmaya ihtiyaç duydum.

Duydum, çünkü ola ki biri çıkar, kazara yazdıklarınıza inanır, beyni bulanır maazallah!

Kavramları çarpıtmaktan söz etmişsiniz de; onları sizden iyi çarpıtmak mümkün mü Mehmet Bey?

Ama doğal tabii, kişi karşısındakini nasıl bilir? Kendi gibi. Değil mi?

Oysa ki, gerçekte suyu bulandıran da, o bulanık su da avlanan da sizlersiniz Mehmet Bey?

Bizler bunu çoktan fark ettik, siz daha edemediniz mi? Çok yazık.

* * *
Kim olursa olsun Mustafa Kemal Atatürk’e dil uzatabilmek için önce onu anlaması gerekir.

Görüyorum ki; siz bu konuda oldukça umutsuz durumdasınız.

Size güneşin balçıkla sıvanamayacağını anlatmadılar mı hiç?

Halkı kul olmaktan çıkarıp, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyen, ona seçme ve seçilme hakkını veren kimdi?

Sizin İkinci Cumhuriyetçiler mi?!

Hangi akıl, hangi mantık, hangi vicdan bu hakkı milletine tanıyan bir liderin ideolojisini, demokrasi kavramının karşısına oturtur ve onun zıt anlamı gibi göstermeye çalışabilir?

* * *

Tek parti, Atatürk’ün zihniyeti değildir.

Atatürk, defalarca ülkeyi iki partili sisteme geçirmeye teşebbüs etmiş ama her ne hikmetse, her defasında bu ikinci parti, Cumhuriyet karşıtlarının, hilafet yanlılarının yuvası olup çıkmıştır.

O karşıtlar, zamanında Cumhuriyet’in adını ağızlarına almıyorlardı.

Görüyorum ki, bugün biraz ilerleme kaydetmişler.

Ancak yine de, başına birinci, ikinci diye tanımlar koymadan “Cumhuriyet” diyemiyorlar.

Hadi onu da geçelim; şöyle açık açık, rahat rahat bir “Türkiye” bile diyemiyorlar.

“Bura” dediğiniz neresidir Mehmet Bey?

Bu ülkenin adı Türkiye’dir, rahatça söyleyebilirsiniz, korkmayın çarpılmazsınız!
* * *

Tek parti zihniyeti deyip duruyorsunuz ya, Allah gözünüzü doyursun!

1999 seçimlerine katılan parti sayısı yirmi, 2007 seçimlerine katılan parti sayısı ise on dörttü.

Üstelik bu son seçimde dünya kadar parti de katılmamayı tercih etti.

Hangi tek parti zihniyetinden söz ediyorsunuz?

Son seçimlerde her üç milyon seçmene bir parti düşüyordu, farkında mısınız?

* * *

Kısacası bizlerin demokrasi ile bir sorunu yok, üstelik demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalışanlara yetecek kadar çok demokrasi var bu ülkede, merak etmeyin.

Zaten “daha çok demokrasi” diye tepinenlerin derdi de, demokrasi değil üniter devlet yapımız.

“Demokrasi halk egemenliği ve çoğulculuktur” diyorsunuz, çok doğru söylüyorsunuz.

Atatürk’ün halkına verdiği egemenlik, halk oyunu kullanabildiğine göre hala yerinde duruyor.

Son seçimlere 14 parti girdiğine göre parti sayısı açısından da bir çoğulculuk sorunumuz yok.

O zaman sorun nedir?

Sorun, toplumu oluşturan unsurların “çok”luğudur, mozaik anlamda çoğulculuktur.

Niye satır aralarına gizliyorsunuz ki?

Çekinmeden dile getirebilirsiniz, önüne gelen öyle yapıyor nasıl olsa.

Ancak şunu da aklınızdan çıkarmayın, o çok beğendiğiniz AB ülkelerinden Fransa’da yaşayan farklı etnik gurupların nüfusu ülkemizdekinden çok daha yüksek olduğu halde Fransa bugün bir mozaik değildir.

Biz ise, hiç değiliz!

Mozaik olmak için etnik gurup nüfusunun ülke nüfusunun en az %35’ini oluşturması gerekir ki, ne kadar uğraşırsanız uğraşın bu yüzdeye ulaşamıyorsunuz.

Bizler de tepiniyorsak, ‘illa ki demokrasi olmasın” diye değil, “hiç demokrasi kılıfının arkasına saklanmayın, ülkemizi böldürmeyiz” diye tepiniyoruz.

* * *

Hiç kimseyi “halkımızı beğenmiyorlar” diyerek kışkırtmaya da kalkmayın lütfen.

Bizim beğenmediğimiz halkımız değil, kendine aydın deyip, onların tertemiz beyinlerini zehirlemeye çalışanlar.

Bu böyle biline!

* * *

Bu ülkeyi yıllarca iç sömürge mantığı ile yönetenleri, zenginleşmeyi ve özgürleşmeyi rafa kaldırmakla, AB standartlarından dört bin noktada geri bırakmakla, ülkeyi geriliğe ve çağdışılığa mahkum etmekle suçluyorsunuz.

Görünüşte çok da haklısınız ama unuttuğunuz bir şey var.

O yöneticiler, bugün çok beğendiğiniz ve önümüzü açacağına inandığınız yöneticilerin hocaları değil miydi?

Demokrat Parti’den itibaren bu ülkenin başına hep gidenin öğrencisi gelmedi mi?

Asıl tek parti zihniyeti bu değil mi?

1938’den sonra, bu ülkede Kemalist bir yönetim olmadı ki, Kemalizm’e ve Kemalistlere yükleniyorsunuz.

Sayın Bekir Coşkun, bir zamanlar çok güzel özetlemişti bu ilişkiyi:

“Demirel Menderes’in su müdürüydü
Özal Demirel’in müsteşarı
Erbakan’ın da milletvekili adayı
Tansul Çiller Demirel’in,
Mesut Yılmaz Özal’ın bakanlarıydı.
Tayip Erdoğan Erbakan’ın yetiştirmesi…”

* * *
Ama sizin asıl derdiniz, ülkenin kötü yönetimi de değil zaten.

Bu, sadece perdeleme araçlarınızdan biri.

Sizin asıl derdiniz askerle?

Neden?

Çünkü üniter devletin koruyucusu.

Derdiniz Kemalizm ile.

Neden?

Çünkü tam bağımsızlığın ülkemizdeki simgesi.

Çünkü bir Kemalist’e AB mandasını asla kabul ettiremezsiniz.
* * *

Zengin ve özgür bir ülke olmak, sizce AB sürecinden mi geçiyor Mehmet Bey?

Bu süreçte Kürdistan, Ermenistan, Pontus vs diye diye toprakları dağıtır, nüfusu küçültür, fabrikalarımızı, şirketlerimizi, madenlerimizi, bankalarımızı, demiryollarımızı, limanlarımızı, varımızı, yoğumuzu satar refah içerisinde yaşarız değil mi?

Babanızın viski kadehini görmezden gelerek, elalemin şarap kadehini eleştirdiğinize göre, alkolle pek aranız yok.

Bu iyi, en azından AB mandasını savunurken, sarhoş olmadığınızı biliyoruz.

Ancak gördüğüm kadarı ile en az Kemalizm, demokrasi, çoğulculuk konularında olduğu kadar ülke refahı ve özgürlüğüne giden yollar konusunda da kafanız fena halde karışmış.

Üzülerek söylemek zorundayım ki; asıl sizin emeklilik vaktiniz gelmiş.

Belki köşenize çekilip, şerbetinizi yudumlarken, biraz düşünmeye zamanınız olur da, temizlersiniz beyninizi.

Değer Erbora
degererbora@gmail.com

YILMAK YOK, YOLA DEVAM (TEMMUZ 2007)

YILMAK YOK, YOLA DEVAM

Hayatım boyunca yaşadığım en büyük hayal kırıklığının ardından, sonunda kendime gelebildim. Gelir gelmez de ilk sorduğum soru, “neden?” oldu. Evet, yüksek bir oy alacağını bekliyorduk ama bu kadarı nasıl oldu?

Bunun önemli bir nedeni, halkı için umut olacak gerçek bir lider bulunmayışı. Gerek seçim çalışmaları süresince gerekse öncesinde liderlerin tek yaptığı AKP’yi suçlamak oldu. Haksızlar mıydı? Yerden göğe kadar haklıydılar ama sadece karşı tarafın suç ve hatalarını ortaya koymakla olmuyor. Bunun yanında kendilerini ve neler yapacaklarını da anlatmaları, halka güven ve umut aşılamaları gerekiyordu. İşte bu yapılmadığı takdirde, halk bunu “karalama” olarak algılıyor ve derhal suçluyu savunmaya geçiyor. “AKP kötü ama sen iyi misin bakalım?” diyor. “Ondan farklı bir şey getirebilecek misin?”

Hoş, çoğu kişi parti programlarını okumadı bile ama okusalardı şunu göreceklerdi. Aklıma gelen ilk üç örneği sayayım hemen. Seçimlerde başa oynayan partilerin tamamı, halka rağmen AB’ye girmeyi hedefliyorlardı. İyi de, bunu zaten AKP yapıyor. Yine tüm bu partiler özelleştirmeyi öngörüyorlardı. AKP bunu da yapıyor; hem de babalar gibi satıyor. ABD’yi stratejik ortak ve müttefik olarak görüyorlardı. Bu konuda da AKP’nin eline kimse su dökemez. Hatta çok desteklenen bir tanesi programına AKP ağzıyla aynen şu cümleyi yazmıştı. “…, demokratik kurallar gereği olarak TSK’nın Milli Savunma Bakanlığına bağlanmasını öngörür”. Öngör bakalım, halk da AKP’yi değiştirmeye gerek görmedi işte!

Başka bir neden ise “cehalet”. Okumayan, araştırmayan, bilgi sahibi olmayan bir güruh, demokrasi adına oy kullanıyor ve ülkenin kaderini belirliyor. “Bu gerçekten adil mi?” diye sormadan edemiyorum kendi kendime. Burada bir parantez açmak istiyorum. Bazı bölgelerde okuma yazması olmayan seçmene ip dağıtmışlar. İpi pusulanın başına iliştiriyorsunuz, geriyorsunuz, ipin bittiği yere mührü basıyorsunuz. Sonuç: PKK sempatizanları mecliste!

Dünyada bir örneği var mıdır bilemiyorum ama artık PKK üyesi olmak suçu ile yargılanmakta ve şu anda cezaevinde yatmakta olan bir hanım milletvekilimiz var! Öcalan posterlerinin açıldığı, Türk bayraklarının yakıldığı mitinglerin sahibi millet vekillerimiz de var. Ama basın ve televizyonda bu konuda “tık” yok. Onlar Baykal’ın istifası ile uğraşıyorlar. Anlaşılan bazı konular, yine gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor. Sözüm ona %10 baraj da bunlar içindi ama ne hikmetse sempatizanlar içeride, birçok parti dışarıda.

Neyse biz tekrar konumuza dönelim. Ne demiştik; diğer neden “cehalet”.

Büyük Ortadoğu Projesini ve eş başkanını anlatmaya çalıştıklarımın gözündeki boş bakış, bana bir işaret olmalıydı aslında. Yeni Petrol Yasası ise tamamen ilgi alanlarının dışındaydı zaten.

İç borç, dış borç vs. tamamen aşıyor kapasitelerini, parmak hesabı yapmadan dört kere beşin kaç ettiğini bulabilirlerse ne mutlu.

Kıbrıs, Rum adası olacakmış; “olsun varsın, Türkiye’de değil nasılsa.”

Ermenistan ile sınırlar açılacakmış; “sınırlar kapalı mıydı ki?”

Bankalar, hayati önem taşıyan tesisler, şirketler, topraklar yabancılara satılıyormuş; “satılsın canım, alıp götürecek halleri yok ya?”

“Peki, ya ekümeniklik çalışmaları?”
“Ha?”
Anlamalarından geçtim, telaffuz edebilseler razıyım.

Bütün bunlar nasıl anlatılır? Anlayabilmeleri için, bir bilgi birikimleri olması gerekir. Oysa karşı tarafın söylemi, doğdukları günden beri aşina oldukları bir konu: DİN. Üstelik cehaletleri bunu anlamalarına engel oluşturmuyor. Anlamadıkları yerde uydurmaya alışıklar nasıl olsa!

Bir zamanlar ihracatında lider olduğumuz tarım ürünlerinin artık ithalatında lidermişiz; aç kalmadan anlamalarına olanak yok.

AKP laiklik için ciddi bir tehdit oluşturuyormuş; ben de amma taktım bu ‘layık’lığa, “adamların bir şey yaptığı yok ki. “

“Hem enflasyon düştü, artık sigortadan ilaç almak için de saatlerce sırada beklemiyoruz.”
“Başka?”
“Dört tane alt geçit yaptılar, artık trafik ışıklarında beklemiyoruz. Geçen hafta da bütün kaldırımları yaptılar.”
“Daha?”
“Daha ne olsun?”

Cahildir ama azla yetinmesini de bilir sevgili halkım!

Ne yapıp edip, acilen eğitmemiz gerekiyor. Anlayabilecekleri bir dille, en basit şekliyle tehlikeyi anlatmak gerekiyor. Tek tek karşımıza alıp, bıkmadan, usanmadan, sinirlenmeden tane tane açıklamamız gerekiyor. Pişman oldukları gün, bizim de “oh olsun” diyecek durumumuz olmayacağına ve kaybettiğimiz gün gidecek başka bir ülkemiz olmadığına göre sonuçlara kızıp, halka küsmenin bize bir yararı yok. Ayrıca oy oranları ile ilgili sorunu da doğru tespit etmek gerekiyor. Buradaki asıl sorun anketlerde % 24 oy alacağı öngörülen CHP’nin %3,5’luk düşüşü mü yoksa AKP’nin %12’lik oy artışı mı?

Televizyon programlarını izlemeye sinirleri dayananlar bilir; köpeklere maskara olduk. Mal bulmuş Mağribi gibi bayram yapıyor ve ulusalcılarla alay ediyorlar. Amerika, Avrupa Birliği, tüm düşmanlar sevinçten uçuyor, tebrik üzerine tebrik yolluyor. Yunanistan, utanmasa zil takıp oynayacak. Bütün bunlar benim de kanıma dokunuyor ama Atatürk’ten bir şey öğrendiysem o da pes etmemek. Son 24 saattir kendi kendime sürekli şu cümleyi tekrarlıyorum. “Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa vardır.”

Evet, bu satıhta mağlup olmuş olabiliriz ama bulabildiğimiz en yakın satıhta, tekrar mevzii alıp, savunmaya devam etmek zorundayız. Geldikleri gibi gitmelerini istiyorsak, buna mecburuz.

Saygı ve sevgilerimle,

Değer Erbora
degererbora@gmail.com